kurtuluŞ cephesİ · kurtuluŞ cephesİ eylül-ekim 2013 nüştürülmemelidir. bu nedenle de,...

of 32 /32
http://www.kurtuluscephesi.com YIL: 24 SAYI: 134 Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik Mücadelede Zafer Bizim Olacaktır! Gezi “Ayaklanması” Kontra Sokak Taktikleri Biraz “Teori” Ernesto Che Guevara Serdar Soyergin Faruk Açil, Levent Ertümer, Ziya Erdönmez Parasal Genişlemenin Sonu

Author: others

Post on 06-Feb-2020

6 views

Category:

Documents


0 download

Embed Size (px)

TRANSCRIPT

  • http://www.kurtuluscephesi.com YIL: 24 SAYI: 134 Eylül-Ekim 2013

    KURTULUŞ CEPHESİAnti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik Mücadelede

    Zafer Bizim Olacaktır!

    Gezi “Ayaklanması”

    Kontra Sokak Taktikleri

    Biraz “Teori”

    Ernesto Che Guevara

    Serdar SoyerginFaruk Açil, Levent Ertümer, Ziya Erdönmez

    Parasal Genişlemenin Sonu

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    KURTULUŞ CEPHESİSORUMLU: Sezai GörürYazışma Adresi:Postfach 141455504 Bad Kreuznach / Deutschland

    http://www.kurtuluscephesi.comhttp://www.kurtuluscephesi.orghttp://www.kurtuluscephesi.nethttp://www.kurtuluscephesi.de E-Posta Adresi:[email protected]

    Bu sayı İLKER Matbaası’nda basılmıştır. Baskı Tarihi: 4 Ekim 2013

    GEZİ “AYAKLANMASI”

    KONTRA SOKAK TAKTİKLERİ

    BİRAZ “TEORİ”

    ERNESTO CHE GUEVARA

    SERDAR SOYERGİNFARUK AÇİLLEVENT ERTÜMERZİYA ERDÖNMEZ

    PARASAL GENİŞLEMENİN SONU

    Türkiye tarihinin en önemli toplumsal olaylarından birisi olan halk kitlelerinin

    polis terörüne karşı direnişini (Gezi Dire-nişi) bir “ayaklanma” olarak tanımlama

    gayretleri üzerine bir değerlendirme.

    Gezi Direnişi sürecinde halk kitlelerinin “sokak taktikleri”ne karşı polis güçleri-nin geliştirdiği “yeni” ve kontra sokak

    taktikleri üzerine bir irdeleme.

    12 Eylül’den günümüze kadar süregiden ideolojisizleştirme ve teoriden kaçış

    sürecinin soldaki yansıları ve Yürüyüş haftalık derginin “teorik” “yazı dizisi”

    üzerine bir irdeleme.

    8 Ekim 1968/Bolivya

    Anıları, mücadelemizde

    yaşamaya devam edecektir.

    ABD Merkez Bankası’nın (FED) III. Pa-rasal Genişleme (QE3) politikasını sona

    erdirmeye yönelmesiyle “piyasalar”da meydana gelen dalgalanmaların ve

    Parasal Genişleme politikasının enflasyo-nist etkilerinin bir incelenmesi.

    3

    10

    15

    23

    24

    26

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    Gezi “Ayaklanması”

    Gezi Direnişi’nin üzerinden dört ay geç-ti. Gezi Parkı’ndaki “çevre duyarlılığına sa-hip” küçük bir grubun protesto eylemine karşı girişilen polis terörüyle başlayan olay-lar dizisi herkesi şaşırttı ve hazırlıksız yaka-ladı. Bir “çevreci” protesto eyleminin ülke çapında polis terörüne karşı bir halk direni-şine dönüşmesi “beklenmedik” bir olaydı. Kendisini “sol”da gören, AKP iktidarına kar-şı olan hemen herkes, özellikle sol, kendi-sine marksist, leninist, komünist ve hatta troçkist/anarşist diyen çevreler bile “olay”ın içinde yer almakta hiç çekince göstermedi-ler. Beyoğlu/İstiklal Caddesi çevresinde “mekan” sahibi olan sol çevreler pankartla-

    “... ayaklanma, savaş ya da herhangi bir başka sanat kadar bir sa-nattır; ihmal edilmesi, bunları ihmal eden partinin yıkımına yolaçan ba-zı pratik kurallara bağlıdır. Böyle durumlarda gözönünde tutulmaları ge-reken partilerin ve koşulların doğasından mantıksal olarak çıkan bu ku-rallar öylesine açık ve öylesine yalındırlar ki, kısa 1848 deneyi, bunları Almanlara adamakıllı öğretmiştir. Birincisi, eğer oyununuzun bütün so-nuçlarına korkusuzca göğüs germeye iyice kararlı değilseniz, ayaklan-ma ile asla oynamayınız. Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçleri, her tür ör-gütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer on-ların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, yenilir ve yıkıma uğ-rarsınız. İkincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, çok büyük kararlılıkla ve saldırıcı biçimde hareket edilir. Savunma, her türlü silah-lı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüş-meden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada birdenbi-re saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni, ama günlük başarılar ha-zırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği moral üstünlüğü sürdü-rün; her zaman en güvenilir tarafı seçen kararsız öğeleri böylece ken-di yanınıza alın; düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan ön-ce geri çekilmeye zorlayın; devrimci taktiğin, bugüne kadar bilinen en büyük ustası olan Danton’un sözleriyle: de l’audace, de l’audace, en-core de l’audace.*” (F. Engels)

    rıyla, bayraklarıyla, afişleriyle “meydan”a çıktılar. Taksim’den Dolmabahçe’ye, Kadı-köy’den Gazi’ye ve ardından tüm ülkeye ya-yılan direniş ve protesto eylemlerine milyon-larca insan katıldı.

    Direnişin ilk gününden itibaren bu halk hareketinin niteliği ve karakteri üzerine bir yığın değerlendirme, yorum ve hatta teori yapılmaya başlandı. Tüm yorum ve değer-lendirmeler, çok açık biçimde “popüler kültür”ün yaratmış olduğu hava içinde ve “popüler kültür”ün söylemleriyle biçimlen-di.

    İlk popüler “değerlendirme” Ahmet İn-sel’den geldi. Ona göre, Gezi Direnişi bir “haysiyet ayaklanması”ydı. Ardından klasik sol “değerlendirmeler” geldi. Klasik sol söy-* Saldır, saldır, gene saldır.

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    lemlerde Gezi Direnişi bir “halk ayaklanma-sı”, bir “isyan”, bir “başkaldırı” olarak yo-rumlandı. Ajit-prop söylem ve yazımda “ayaklanma” kavramı olabildiğince yayıldı ve yer yer başat hale geldi.

    Gezi Direnişi’nde, sol çevrelerin, örgüt-süz halk kitlelerinin kendiliğinden “ayaklan-ması” olduğuna ilişkin genel yaklaşımına ve kavrayışına rağmen, olayların bir “halk dire-nişi” olduğuna ilişkin tanımlama çok daha fazla yer buldu. Bu da, “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” sloganında somutlaştı.

    Yine de “ayaklanma” tanımlaması ve söylemi solda temel kavram olmayı sürdür-dü. Burada en temel unsur, solun “klasik” ajit-prop söylemleri açısından “ayaklanma” sözcüğünün dayanılmaz çekiciliğiydi.

    Sol yazında, ne denli belirsiz ve sıfatsız olarak ifade edilse de, “ayaklanma”, siyasal iktidarın ele geçirilmesinin en temel yolu olarak kabul edilegelmiştir. Genel olarak re-vizyonistler ve oportünistler açısından (ki bu kavramlar günümüzde neredeyse hiç kulla-nılmaz olmuştur) “devrim” sözcüğü “ayak-lanma” sözcüğü ile özdeştir. Bunun kayna-ğı da 1917 Ekim Devrimi’dir.

    Bu özdeşlik içinde devrim, işçi ve köylü kitlelerinin ayaklanması sonucunda gerçek-leşecektir. Klasik revizyonist anlayışta bu du-rum “sovyetik ayaklanma” olarak tanımla-nır.

    Revizyonist ve oportünistler açısından “sovyetik ayaklanma”, bir strateji, bir strate-jik çizgidir. Ancak sözcüğün sıradan anla-mıyla bir “ayaklanma” yoluyla iktidarın ele geçirilmesi “stratejisi” değildir. Buradaki “ayaklanma” sözcüğü, “sovyet” tipi bir ör-gütlenmeye dayanan silahlı ayaklanmadır. Bunun somut tarihsel örnekleri ise, Rusya’-daki 1905 ve 1917 Şubat devrimleridir.

    1905 Rus Devrimi, 22 Ocak 1905 günü papaz Gapon’un önderliğinde Rus çarına di-lekçe vermek için (“barışçıl eylem”) binler-ce işçinin Kışlık Saray’a doğru yürüyüşe geçmesiyle başladı. Ancak karşılarına aske-ri birlikler çıkartıldı ve binin üzerinde insan katledildi. “Bununla birlikte, bir kaç ay için-de, tablo tümüyle değişti. Yüzlerce devrim-ci sosyal-demokrat ‘birden’ binler oldu; bin-ler, 2-3 milyon proleterin önderi oldu. Pro-leter mücadele, 50-100 milyonluk köylü kit-lesi arasında çoğu kez devrimci hareketin geniş ölçüde mayalanmasına yol açtı; köy-lü hareketi, ordu içinde yankılandı, askeri

    isyanlara ve ordu içinde silahlı çatışmalara yol açtı. 130 milyonluk bir nüfusa sahip dev bir ülke, bir anlamda, kendini devrimin için-de buldu; bu yolla, uyuyan Rusya, devrimci bir proletaryanın ve devrimci bir halkın Rus-ya’-sına dönüştü.”* Diğer bir tanımlamayla, papaz Gapon’un örgütlediği düzen içi “ba-rışçıl eylem”, birkaç ay içinde kitlesel grev-lere ve gösterilere yol açtı. Ardından tek tek barikatlara ve tek tek barikatlardan kitlele-rin kurduğu barikatlara ve askerlere karşı sokak savaşlarına geçildi. Lenin’in sözleriy-le, “örgütlerin ilişiği olmadan, geniş işçi sı-nıfı mücadelesi bir grevden başlayıp ayak-lanmaya ulaştı”.

    Bu silahlı ayaklanma, Potemkin Zırhlısı’n-daki isyanla birlikte gelişti ve 1905 Aralık ayındaki Moskova ayaklanmasıyla zirveye ulaştı.

    Böylece barışçıl gösterilerle başlayan ve yine barışçıl grevlerle süren kitle hareketi, bir genel ayaklanmaya evrildi. Bu süreçte fabrikalarda ve mahallelerde kitlelerin yö-netim organı olarak “sovyetler” oluşturuldu. Bir süreliğine de olsa, ikili iktidar ortaya çık-tı. Ancak devrimci öncünün yetersizliği ko-şullarında 1905 Devrimi başarısızlıkla sonuç-landı.

    1917 Şubat Devrimi de benzer bir süreç izledi. 1905 Devrimi’nden farklı olarak, I. Ye-niden Paylaşım Savaşı koşullarında işçi ve köylü kitleleri “asker”diler ve silahlıydılar. Sovyetler, hızla işçi-asker sovyetleri halini al-dı. Bunun sonucu olarak da kitlesel grevler hızla askeri birliklerin katılımıyla silahlı ayak-lanmaya ve ardından geçici hükümetin ku-rulmasına yol açtı. Artık çarlık devrilmişti.

    Bu iki tarihsel olay (ve elbette 1917 Ekim Devrimi) siyasal iktidarın ele geçirilmesinin yeni bir yolunu ortaya çıkardı: Silahlı ayak-lanma.

    İşte bu tarihten itibaren, “silahlı ayaklan-ma” ya da “Sovyetik ayaklanma”, iktidarı ele geçirmenin temel yolu ve yöntemi olarak kabul edildi. Böylece “sovyetik ayaklanma stratejisi”, dünya çapında marksist-leninist örgütlerin temel devrim stratejisi olarak or-taya çıktı.

    “Sovyetik ayaklanma stratejisi”, özce, milli kriz koşullarında, yani devrimci bir du-rumun varlığı koşullarında, kitlelerin hare-

    * Lenin, “1905 Devrimi Üzerine Konferans”, Seç-me Yazılar II, s. 12.

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    ketinde (kendiliğinden) olağanüstü bir artış olduğu bir ortamda, devrimci öncünün kit-leleri örgütleyerek silahlı ayaklanmayla ikti-darın ele geçirilmesidir.

    “Sovyetik ayaklanma stratejisi”nin en te-mel unsurları ise: a) Milli krizin varlığı (dev-rimci durum); b) kitle hareketlerinin olağa-nüstü artışı ve c) devrimci öncünün varlığı-dır. Bu koşullarda, gelişen ve yayılan kitle hareketlerinin örgütlenmesi, barışçıl göste-ri ve grevlerin silahlı ayaklanmaya dönüştü-rülmesi devrimci öncünün görevi olarak or-taya çıkar. Diğer bir ifadeyle, devrimci ön-cü, kitlelerin gelişen ve yükselen kendiliğin-den mücadelesinin içine girer, onları poli-tik-askeri olarak örgütler ve silahlı ayaklan-ma ile iktidar ele geçirilir.

    Burada en temel olgu milli krizin (dev-rimci durum) varlığıdır. Lenin’in çok açık bi-çimde tanımladığı gibi, milli kriz, “alttakile-rin eskisi gibi yönetilmek istemediği” ve “üsttekilerin eskisi gibi yönetemediği” ko-şullardır. Doğal ve kaçınılmaz olarak “eski-si gibi yönetilmek istemeyen” kitleler, mev-cut düzene karşı tepkilerini değişik biçim-lerde (barışçıl gösteriler, grevler vb.) ortaya koyarlar. Aynı biçimde “üsttekiler”, artık “alttakileri” eskisi gibi yönetemediklerinden, bu kitle hareketlerini durduramazlar. Elle-rinden gelen tek şey, kendiliğinden hareke-te geçen kitlelere karşı daha fazla zor, şid-det kullanmaktır. Bu da “barışçıl” eylemle-rin hızla silahlanmasına, “üsttekilerin” zoru-na, şiddetine karşı zor araçlarıyla karşı koy-malarına yol açar. Böylece silahlı ayaklan-ma kaçınılmaz hale gelir. Doğru biçimde yö-netilen ve doğru askeri taktik ve tekniklerin kullanıldığı bir silahlı ayaklanma iktidarın ele geçirilmesiyle sonuçlanır.

    Bu stratejik çizgide tipik olan milli krizin sürekli değil, kesintili oluşudur. Bu da dev-rimci mücadelenin evrim ve devrim aşa-maları olarak iki ayrı aşamada ele alınma-sını getirmiştir. On yıllar süren evrim aşama-sını kısa süren ve milli krizin varlığıyla nite-lenen devrim aşaması izler.

    Evrim aşamasının “devrimci mücadele-si, içeride oportünizme karşı amansız ideo-lojik mücadele vermek, dışarıda ise, prole-taryanın sendikal mücadelesinden, halk kit-lelerinin ekonomik ve demokratik mücade-lesine kadar kitlelerin günlük mücadelesini örgütlemekten, mevcut gerici yönetime kar-şı, demokratik muhalefetin en solunda yer

    alarak, siyasi muhalefeti yönlendirmeye ka-dar her çeşit eylem biçimini kapsar (silah-sız)”.*

    “Devrim aşaması kısa bir dönemdir. Bu aşama verili sosyal düzenin alt üst olması aşamasıdır. Bu kısa aşamada proletaryanın ve öncüsünün taktiği hücumdur; gündem-de tek bir madde yazılıdır: AYAKLANMA. Bu dönemde proletaryanın taktiği verili devlet mekanizmasını parçalayarak, proletaryanın devrimci iktidarını kurmaktır.”**

    Marksist-leninist devrim teorisi öz olarak budur.

    Revizyonist ve oportünistler, zaman ve mekan kavramlarını dikkate almaksızın bu marksist-leninist devrim teorisini her koşul-da ve her yerde geçerli tek devrim teorisi olarak ilan ederler. Onlara göre, milli krizin sürekli olduğu geri-bıraktırılmış ülkelerde de bu devrim teorisi geçerlidir. Oysa ki, “sov-yetik ayaklanma stratejisi”, herşeyden önce milli krizin sürekli değil, kesintili olduğu ko-şullara ve ülkelere ilişkindir. Dolayısıyla mil-li krizin sürekli olduğu geri-bıraktırılmış ül-keler için aynı özelliğe sahip değildir. Böyle olunca da, milli krizin sürekliliğini önemse-meyen, bunun yerine hayali teoriler ve tah-lillerle milli kriz tanımları uyduran revizyo-nist ve oportünist örgütler, sürekli milli kriz koşullarında, böylesine koşullar yokmuşça-sına hareket ederler ve evrim döneminde olunduğunu, dolayısıyla evrim döneminin taktiklerinin uygulanması gerektiğini iddia ederler. Onlar, kendilerinin tanımladığı (öz-nel) milli krizin ortaya çıkacağı koşulları beklerler. Bu beklenti içinde, evrim döne-minin “gereği olarak”, sendikal ve demok-ratik kitle örgütlenmelerine yönelirler. Kitle-lerin ekonomik-demokratik mücadelelerini örgütlemek ya da gelişen kendiliğinden kit-le eylemlerinin içine girerek onları örgütle-meye çalışmak tüm revizyonist ve oportü-nist örgütlerin “devrim öncesi” çalışma tar-zı olarak ortaya çıkar.

    Günümüzde üstü örtük biçimde “sovye-tik ayaklanma stratejisi”ni savunan legal “sol” örgütlenmelerin yaptığı bunlardan iba-rettir. Ancak bununla da yetinmezler. Ken-dilerinin belirlediği milli kriz koşulları orta-ya çıkmadığı sürece, kitlelerin “barışçıl” mü-cadelesi asla silahlı bir mücadeleye de dö-

    * Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III.** Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III.

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    nüştürülmemelidir. Bu nedenle de, kendi beklentilerine uygun bir “milli kriz” varol-madığı sürece, kitle mücadelesinin düzenin legal sınırlarının dışına taşmamasına özen gösterirler, “barışçıllıktan” ve “meşruiyetten” uzaklaşılmaması için ellerinden gelen her çabayı gösterirler. Bütün bu pasifist tutum-larını da, milli kirizin bir gün ve bir zaman-da ortaya çıkacağı varsayımlarıyla haklı ve meşru göstermeye çalışırlar.

    Onlara göre, bir gün, ama “mutlaka” kendi tanımladıkları gibi bir milli kriz orta-ya çıkacaktır. Böyle bir milli kriz koşulların-da kitlelerin kendiliğinden eylemleri yoğun-laşacak ve ülkenin her yanına yayılacaktır. Bu ortamda kendilerinin çağrılarıyla gerçek-leştirilecek bir “genel grev” mücadeleyi bir üst aşamaya yükseltecektir. Elbette 1905 ve 1917 Şubat devrimlerinde olduğu gibi, bu “genel grev” hızla genel silahlı bir ayaklan-maya evrilecek ve sonuçta iktidar ele geçi-rilecektir.

    Buraya kadar her şey “tarihe” ve “kita-ba” uygundur. Ortalığın sessiz ve durağan olduğu on yıllar boyunca ekonomik-demok-ratik mücadele çerçevesinde örgütlenile-cek, “barışçıl” mücadeleler içinde kitlelerle temas kurulacak, onların “güveni” sağlana-caktır. Milli kriz patlak verdiğinde de, kendi-liğinden yükselen kitle hareketleri bu “gü-ven” ve “örgütlülük” sayesinde örgütlene-cek, “genel grev”e yöneltilecek ve giderek silahlı ayaklanmaya dönüştürülecektir. O gü-ne kadar, yani milli kriz patlak verene ka-dar, günlük mücadelelerle yetinilecektir.

    İşte Gezi olaylarının bozduğu ilk ve bü-yük “ezber” de budur.

    Bugün tüm legalistlerden küçük-burjuva liberallere kadar herkes Gezi olaylarının kendiliğinden ortaya çıkan büyük bir kitle hareketi olduğunda birleşmektedirler. Ve yi-ne hepsinin ortak noktası bu kendiliğinden hareketin örgütsüz olduğudur.

    1905 Rus Devrimi “şablonu”ndan yola çı-kıldığında, İstanbul Gezi Parkı’nda başlayan ve ardından ülkenin her yanına yayılan di-reniş (gösteriler), tek tek barikatlara ve grev-lere yönelmeliydi. Üstelik bu tek tek barikat-lar kitlelerin kurduğu barikatlara ve giderek devletin zor güçlerine karşı sokak savaşları-na yol açmalıydı. Bundan sonrası zaten “kolay”dır. Devletin zor güçleriyle silahlı ça-tışmaya giren kitleler “devrimci askeri ko-mite” tarafından örgütlenir ve hızla genel si-

    lahlı ayaklanmaya dönüştürülür.Ne yazık ki, bu “şablon” gerçek yaşama

    uymamıştır.Her şeyden önce, Gezi Direnişi’nin ken-

    diliğindenliği ve örgütsüzlüğü konusunda “mutabakat” sağlayan legalist sol, böylesi bir direnişi, kendiliğinden kitle hareketini or-taya çıkartan nesnel koşulları, daha tam ifa-desiyle, milli krizin durumunu saptamaktan özenle kaçınmaktadır. “Şablon” gereği, kit-lelerin kendiliğinden hareketinde büyük bir artışın ortaya çıkabilmesi için milli bir krizin varlığı şarttır. Dolayısıyla “üsttekiler”i de, “alttakiler”i de etkileyen ekonomik, toplum-sal ve siyasal kriz koşullarının olması gere-kir.

    Gezi Direnişi koşullarında ekonomik du-rum, “makro ölçekte” ne kadar “olumsuz” görünürse görünsün, her türden ve her cins-ten “ekonomik kriz” olarak tanımlanabile-cek bir durumda olmadığı açıktır. Toplum-sal huzursuzluk, özellikle “ulusalcı” olarak adlandırılan kitlenin huzursuzluğu, sözcü-ğün bilinebilecek anlamlarıyla “toplumsal kriz” olarak tanımlanamaz. AKP iktidarına karşı duyulan öfke, ne denli yoğun ve bü-yük olursa olsun, toplumsal bir kriz olarak yorumlanamaz. Siyasal kriz ise, yani hükü-met krizi ya da “yönetim krizi”, hiç tartışma-sız mevcut değildir.

    Tüm bunlar, Gezi Direnişi koşullarında, “klasik” tanıma uygun bir milli krizin olma-dığını açıkça göstermektedir. Ortada tanım-lanabilir ya da tanımlara uygun bir milli kriz yokken, milyonlarca insanın sokaklara dö-külmesi, ülkenin her yanında eylemlere ka-tılması ve polisle çatışmaya girmesi milli krizle değil, “farklı” bir şey olarak “yorum-lanmak” zorundadır. Ortada bir milli kriz “yokken”, kaçınılmaz olarak, milyonlarca in-sanı kapsayan kendiliğinden kitle hareketi-nin de silahlı ayaklanmaya dönüştürülmeye çalışılması söz konusu olmayacaktır. O za-man yapılması gereken tek şey, günü kur-tarmak, kendiliğinden kitle hareketinin “ba-rışçıl” hareketler düzeyinde kalmasını sağ-lamaktır. Ve öyle de yapılmıştır.

    Gezi olayları, çok açık biçimde, legalist-lerin, revizyonist ve oportünistlerin tanımla-dığı ya da tanımlamaya çalıştıkları türden bir “milli kriz”in ürünü değildir. Bu da onla-rın “milli kriz” kavrayışlarının tarihsel ger-çeklere uymadığının açık kanıtıdır.

    İkinci gerçek, on yıllar boyunca (ve hat-

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    ta tüm faaliyetleri süresince) sadece “milli kriz” (devrimci durum) koşullarına kadar le-gal alanlarda kitlelerin ekonomik-demokra-tik mücadelesini örgütlemeyi tek iş olarak gören ve bunun “dışında”ki her türlü müca-deleleri dışlayan legalizmin Gezi Direnişi’yle ortaya çıkan kendiliğinden kitle hareketi karşısında hazırlıksız ve çaresiz kalışıdır.

    Ufukları 1 Mayıs’lardaki “militan” çatış-malara bile ulaşamayan legalistler, her za-man milyonlarca insanın sokaklara çıkma-sını bekleye gelmişlerdir. Ve “o gün” geldi-ğinde de, tüm öngörülerini, “genel grev” çağrılarını, “sovyetik ayaklanma” öngörüle-rini birden unutuvermişlerdir. Kendiliğinden hareketi örgütlemek yerine, kendiliğinden hareketin kendiliğinden “ideoloji”sine bo-yun eğmişlerdir ve onunla uyumlu olabil-mek adına “taş atma”nın bile “şiddet eyle-mi” ilan edilmesine gönülden katılmışlar-dır.

    Bizler, Politikleşmiş Askeri Savaş Strate-jisi’ni savunanlar, hiçbir zaman “sovyetik ayaklanma” yoluyla iktidarın ele geçirilece-ğini iddia etmedik ve savunmadık. Ama biz-ler, bizim gibi ülkelerde legalistler gibi “kla-sik” bir milli krizin varlığını aramanın boş ve anlamsız olduğunu yıllar boyunca söyledik ve ortaya koyduk. Bizim iddiamız, bizim gi-bi emperyalizme bağımlı geri-bıraktırılmış ülkelerde “klasik” anlamda bir milli kriz beklemenin boş ve saçma olduğudur. Bizim gibi ülkelerde milli kriz, tam anlamıyla ol-gunlaşmamış da olsa her zaman ve her dö-nem mevcuttur. Bu da, silahlı mücadelenin nesnel koşullarının mevcudiyeti demektir. Silahlı mücadelenin nesnel koşullarının mevcudiyeti, her zaman ve her dönemde kitlelerin tepkilerinin mevcut düzen tarafın-dan zorla, şiddetle bastırılması demektir. En “masum”, “çevreci” küçük bir eylemin bile zorla, şiddetle bastırılmaya çalışılması ülke-mizin gerçekliğidir. Bu nedenle, egemen sı-nıfların ve iktidarın zoruna, şiddetine karşı örgütlenmeyen, buna hazırlıklı olmayan kit-le hareketleri çok kolaylıkla bastırılabilmek-te ve sindirilebilmektedir.

    Tam anlamıyla olgun olmasa da milli kri-zin var olduğu koşullarda yapılması gereken şey, planlı, programlı ve örgütlü olarak silah-lı mücadelenin yürütülmesidir. Silahlı mü-cadele, politik-askeri bir mücadeledir. Bu politik-askeri mücadele, kitlelerin bilinçlen-dirilmesi ve örgütlendirilmesi mücadelesi

    olarak siyasal gerçeklerin teşhir edilmesi demektir. Bu politik-askeri mücadele, kitle-lerin mevcut düzene karşı tepkilerinin pasi-fize edildiği, bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir dengenin kurulduğu koşullarda, bir yandan kitleleri bilinçlendirip örgütlerken, diğer yandan suni dengeyi bozarak kitlele-rin tepkilerinin açığa çıkmasının koşullarını yaratma mücadelesidir. Doğal olarak, temel-de siyasal zorla sürdürülmek durumunda olan suni dengenin bozulması, kitlelerin kendiliğinden tepkilerinin de ortaya çıkma-sına yol açacaktır. Bu da, mücadelenin ge-lişmesine paralel olarak ortaya çıkacak olan kendiliğinden kitle hareketlerinin örgütlen-mesini gerektirir. Kendiliğinden gelişen kit-le hareketlerini örgütleyemeyen, onlara ön-derlik edemeyen bir örgütlenmenin de ön-cülük görevini tam olarak yerine getireme-yeceği açıktır.

    Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, sü-rekli milli kriz koşullarında, iktidarın planlı, programlı ve örgütlü bir mücadeleyle ele geçirilmesinin stratejisidir. Burada gerilla sa-vaşı, politikleşmiş bir askeri savaş olarak be-lirleyici konumda da olsa, barışçıl ve legal mücadele biçimleri de tali ve tamamlayıcı mücadele biçimleri olarak ortaya çıkar. Bu tali ve tamamlayıcı mücadele biçimlerini ör-gütlemek devrimci öncünün görevleri ara-sındadır.

    Bu bağlamda, ister öncünün politik-as-keri mücadelesi sonucu olsun, gelişen ken-diliğinden kitle hareketlerinin örgütlenmesi ve iktidarın ele geçirilmesine yöneltilmesi devrimci öncünün görevidir. Bu da, kendi-liğinden kitle hareketleri karşısında devrim-ci öncünün bu görevini nasıl yerine getire-bileceğinin saptanması demektir.

    Kendiliğinden kitle hareketi, tanım gere-ği, “kendiliğinden”, yani dışsal hiçbir müca-dele ve etki olmaksızın ortaya çıkan hare-kettir. Kendiliğinden olması, aynı zamanda örgütsüz ve öncüsüz olması demektir. Bu nedenle, kendiliğinden kitle hareketinin ör-gütlenmesi, herşeyden önce, bu kitlenin devrimci öncüyü kendi öncüleri olarak ka-bul etmesiyle olanaklıdır.

    Sanıldığı ve yapıldığı gibi, kendiliğinden bir hareketin örgütlenmesi, kendisini “ön-cü” ya da “örgüt” olarak tanımlayanların koltuk altlarına aldıkları bir tomar bildiriyle o hareketin içine girerek ya da pankart ve bayraklarını açarak sağlanamaz. Herşeyden

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    önce, halk kitlelerinin, devrimci bir alterna-tifin olduğunun farkında olmaları gerekir. Bu “farkındalık”, bilinçlilik demek değildir, sa-dece böyle bir alternatifin varlığının bilinme-sinden ibarettir. Ancak bu “bilgi” yeterli de-ğildir. Aynı zamanda bu devrimci alternati-fin çizgisinin doğru ve tutarlı olması gerekir. Böyle bir devrimci alternatif, nicelik olarak ne kadar küçük olursa olsun, her durumda görüşlerini ve düşüncelerini kendiliğinden eyleme geçen kitlelerin bilmeyi isteyecek-leri bir güç olarak ortaya çıkar. Böyle bir güç varolduğu koşullarda, kendiliğinden eyleme geçen kitleler onların sözünü dinlemeye ha-zır olacaklardır. Kendiliğinden kitle hareket-lerini örgütlenmenin ilk ve temel koşulu bu-dur.

    Gezi Direnişi’nde devrimci alternatif mevcut değildir. Kendiliğinden meydanlara çıkan kitleler olayların kendi akışı içinde ha-reket etmişler ve harekete damgasını vuran “barışçıllık” ve “örgütsüzlük” söylemi içinde kalmışlardır. Çok güçlü ve etkili oldukları varsayılan “ulusalcılar” bile bu “barışçıllığa” ve “örgütsüzlüğe” boyun eğmek zorunda kalmışlardır. Tüm örgüt amblemlerinin ve pankartlarının ortadan kaldırılması da bu boyun eğmenin somut ifadesidir.

    Öte yandan legal alanlarda köşe başla-rını tutmuş olan, sendikalarda yönetim kol-tuklarını iç pazarlıklarla paylaşmış olan ve her daim “medya”da sesleri duyulan lega-list sol, Gezi Parkı dışında günlerce polisle çatışan kitleleri pasifize etmek, “şiddetten arındırmak” için her türlü çabayı göstermiş-tir. Olmadık zamanlarda “genel grev” slo-ganları atanlar, her kitle eylemine, her dire-nişe “ayaklanma” damgası vuranlar ve üs-tü örtük biçimde “sovyetik ayaklanma”dan söz edenler, kısaca kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesini bekleyenler, “bekleni-len gün” geldiğinde ne yapacaklarını bile-mez halde kimliksiz, plansız ve politikasız “Taksim Dayanışması”nın arkasına saklan-mışlardır. Bu saklambaç oyununu gizlemek için de, “Gezi ayaklanması” söylemini yine-leyip durmaktadırlar.

    “Aralık olayları, Marks’ın derin önermelerinden bir başkasını, opor-tünistlerin unuttuğu bir önermeyi de doğruladı, yani ayaklanma bir sanat-tır ve bu sanatın temel kuralı, çok bü-yük cesaretle ve sarsılmaz bir karar-lılıkla saldırmaktır. Biz bu gerçeği ye-

    terince özümseyememişiz. Bu sana-tı, ne pahasına olursa olsun saldır-mak gerektiği kuralını, ne biz yeterin-ce öğrenebilmişiz, ne de kitlelere öğ-retebilmişiz. Bu eksikliği tüm enerji-mizle gidermeliyiz. Siyasal sloganlar sorununda taraf tutmak yeterli değil-dir; silahlı ayaklanma sorununda da taraf tutmak zorunludur. Buna karşı olanlar, buna hazır olmayanlar, dev-rimi destekleyenlerin saflarından amansızca atılmalıdırlar, düşman saf-larına, hainlerin ya da korkakların ya-nına gönderilmelidirler; çünkü olay-ların ve mücadele koşullarının dayat-masıyla bu ilkeye uygun olarak dost ile düşmanı birbirinden ayırmak zo-runda kalacağımız günler yaklaşmış-tır. Edilgenliği öğütleyemeyiz, askeri birlikleri ‘üstümüze gelene’ kadar ‘beklemeyelim’. Hayır! Cesur ve si-lahlı saldırı gerektiğini, böyle zaman-larda düşmana komuta eden kişile-rin yok edilmesinin gerekli olduğunu ve kararsız askeri birlikleri ele geçir-mek için çok daha enerjik savaşmak gerektiğini evlerin çatılarından ilan etmeliyiz.”*

    Evet, kendiliğinden gelişen ve ülke çapı-na yayılan kitle hareketi karşısında devrim-ci tutum sadece budur. Kitleler, şu ya da bu nedenle sokağa çıkmıştır ve devletin resmi zor güçleriyle çatışmaya tutuşmuşlardır. Ya-pılması gereken, bu kitlelerin cesaretini ve kararlılığını güçlendirmektir. Onları olası her duruma karşı uyarmak gerekir. Ama bunlar yapılmamış, tersine “barıçıllık” adına kitle-nin direnme gücü zayıflatılmış ve hatta yok edilmiştir.

    Şüphesiz devrimci mücadele, hiçbir za-man “ideal” koşullarda yürütülmez. Bizler ne kadar planlı, programlı ve örgütlü müca-deleden söz edersek edelim, kitlelerin ken-diliğinden eylemleri her zaman olasıdır. Do-layısıyla, devrimci öncü, kendi stratejik çiz-gisinde ilerlerken, aynı zamanda gelişen kendiliğinden kitle hareketleri karşısında da üstüne düşen görevi yapmak zorundadır. Lenin’in sözleriyle, “bu an için gerekli olan özel ödevleri, bu belli mücadele biçimleri-nin özel ödevlerini, her zaman ve bütün ko-

    * Lenin, Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler.

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    şullar altında değişmeden kalan sürekli ödevlerimiz var diye anlamsız mazeretlerle, yapmaktan kaçınmamak” gerekir.

    Somut tarihsel koşullarda devrimci ön-cünün zayıf ve güçsüz olduğu bir gerçektir. Bu koşullarda yapılması gerekenleri yapa-bilmek elbette olanaklı değildir. Ancak bir şeyin olanaklı olmaması ile olması gereke-ni birbirinden ayırabilmek gerekir. Gezi Di-renişi, sözcüğün tam anlamıyla, Gezi Parkı’n-daki “eylemcilere” uygulanan polis terörü-ne karşı ülke çapında genel bir direniş ol-muştur. Bu genel kitlesel direniş, öncüsüz ve örgütsüz olduğu ölçüde, politik hedefle-ri belirsiz bir hareket düzeyinde kalmıştır. Gezi Direnişi’nde iktidarın ele geçirilmesi perspektifi yoktur. Direnişin ilk haftasında polisin uyguladığı şiddet, özellikle sokak aralarında “eli sopalı”larla yürütülen polis terörü ve hatta ölümler gözlerden gizlenmiş-tir. “Barışçıllık” adına kitleler pasifize edil-miş ve sonuçta Gezi Parkı hiçbir direniş gös-terilmeksizin polise teslim edilmiştir.

    Bugün hala legalist sol “Gezi ayaklanma-sı”ndan söz etmektedir. Ülke çapındaki di-renişi “ayaklanmaya” dönüştüremeyenler, dönüştürülmesinden korkuya kapılanlar, po-lise “taş” atmanın “misliyle” karşılık görece-ğinden dehşete düşenler, bugün “Gezi ayak-lanması” edebiyatı yapmaktadırlar.

    Evet, ayaklanma, silahlı bir eylemdir. Ayaklanmanın sonuçlarına korkusuzca gö-ğüs germeye kararlı olmayanları elbette ayaklanmayla “oynanamayacağını” çok iyi bilmektedirler. Ama legalist solun yıllarca hayalini kurduğu, iktidarı ele geçirmenin “tek yolu” olarak gördüğü koşullar ortaya çıktığında sergiledikleri pasifist tutumlarının arka planında kararsızlık ve korkaklık yattı-ğı da görmezlikten gelinmemelidir. Gezi Di-renişi, ne kadar “ayaklanma” olarak yücel-tilmeye çalışılırsa çalışılsın, ortaya çıkardığı gerçek, legalist solun, devrimci mücadele-nin ve halk hareketinin en büyük yükü ol-duğudur. Artık bu yükten kurtulmanın za-manı gelmiştir.

    “Kısaca özetlersek, ‘politik konjonktür’ veya ‘aktüel uğrak’ kavramı ‘belli bir toplumda, tarihin belli bir anında o toplumdaki sınıflar ve güçler arasın-daki kuvvet dengesinin objektif durumu’ anlamına gelir.

    Bir örnekle bu kavramı iyice somutlaştıralım. Örneğin, Fransa’nın bugün-kü iktisadi gelişme düzeyi (objektif şartları) bir proletarya devrimi için ola-naklıdır. Ancak Lenin’in ‘ihtilâlci bunalım’ diye belirttiği bir kriz olmadan, bu ülkede proletarya devriminin olabilmesi olanaksızdır. (Subjektif şartların ha-zır olması gerekir). Ve 1968 Mayıs’ına kadar, Fransa’da proletarya devrimi için uygun bir ortam yoktu. Fakat 1968 Mayıs’ında, spontane olarak başlayan ve anarşist John Bendit’in geliştirdiği öğrenci hareketleri bir anda on milyon iş-çiyi sokağa döktü; işçiler fabrikaları işgal ettiler, kızıl bayraklar astılar vb.

    İşte ‘aktüel uğrak’ Lenin’in ünlü kavramı. Bilindiği gibi, ani bir kıvılcım, subjektif şartları oluşturdu ve Fransa’yı dev-

    rimin eşiğine getirip bıraktı. Fakat Fransız marksist partisi, böyle bir uğrağın bir daha hiç gelmemezcesine –kısa zaman dilimi içinde– gidişine seyirci kal-dı; pasif kaldı.

    Partinin pasifliğinin bir sonucu olarak, ayaklanan, fabrikaları işgal eden iş-çi kitlelerinin umutları hayal kırıklığına dönüşürken, De Gaulle iktidarı da için-de bulunduğu panikten kurtularak, yığınların bu hayal kırıklığından yararla-narak duruma hakim oldu.

    İşte bu pasif tavır, marksist ustalara göre, gerçekte, eylem için yeteneksiz-liğin ve de korkaklığın maskesidir. Yine marksist ustalara göre, devrimcilerle oportünistleri ayıran temel kriter, nihai olarak ‘devrim yapmaya’, ‘harekete geçmeye’ cesaret edip etmemede düğümlenmektedir. Lin Piao bunu açıkça belirtmektedir. ‘Son çözümlemede mesele devrim yapmaya cesaret edip et-meme meselesidir. Bu gerçek devrimcileri ve marksist-leninistleri, sahtele-rinden ayırt eden en şaşmaz mihenk taşıdır.’” (Mahir Çayan, Revizyonizmin Keskin Kokusu II.)

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    10

    Önce “korsan eylem” taktikleri ortaya çıktı.

    “Toplanma ve gösteri yapma hakkı”nın kullanılamadığı, kullanılmasına izin verilme-diği, dahası bu hakkı kullanmak isteyenle-rin ağır yaptırımlarla yüzyüze kaldığı koşul-larda ortaya çıkan “korsan eylem taktikle-ri”, belirli günlerde (örneğin 1 Mayıs) top-lanma ve gösteri yapma hakkının herhangi bir yasal sınırlamaya bağlı kalmaksızın kul-lanılmasından başka bir şey değildir.

    “Korsan eylem taktikleri”, herhangi bir kentin, herhangi bir yerinde, olabildiğince sınırlı sayıda insanın, “önceden izin almak-sızın” biraraya gelmesi, olayın ya da günün özelliğini içeren bazı sloganları atması ve polis müdahalesi olmadan olay yerinden ay-rılması şeklinde özetlenebilecek bir eylem tarzıdır.

    “Korsan eylemler”in en temel özelliği, sınırlı sayıda insanın kendi aralarında anlaş-tıkları bir zamanda, anlaştıkları bir mekan-da protesto vb. eylemi gerçekleştirmek için ara sokaklarda bir araya gelmeleri ve eyle-mi gerçekleştirdikten sonra yeniden ara so-kaklara dağılmalarıdır.

    “Korsan eylemler”in en yoğun olarak gerçekleştirildiği yerler, İstanbul’da Taksim Meydanı ve Beyoğlu’nun ara sokakları ile Ankara’da Kızılay ve Yüksel Caddesi olmuş-tur.

    “Korsan eylemler”in en büyük avantajı, “önceden izin alınmaksızın” gerçekleştiril-mesi, yani mevcut düzenin yasal kuralları-nın ve sınırlamalarının bir yana bırakılması-dır. Dezavantajı ise, eyleme katılanların ola-bildiğince sınırlı sayıda olmasıdır.

    Kontra Sokak Taktikleri

    “Korsan eylemler”e katılım ne denli sı-nırlı olursa olsun, her durumda “kuşlama” vb. olarak adlandırılan “başka” taktiklerle birleşerek (bildiri dağıtma vb.), daha geniş kesimlere ulaşmanın bir aracı olmuştur.

    Genellikle 12 Eylül askeri yönetiminden “sivil yönetime” geçilmesiyle başlayan “kor-san eylem taktikleri”, kitlesel eylemlerin ge-lişmesine paralel olarak önemini yitirmeye başlamışsa da, 1 Mayıs eylemleriyle birlikte biçim değiştirerek yeniden ortaya çıkmıştır. Ancak bu “yeniden” ortaya çıkış, “korsan eylem taktikleri”nin sınırlı sayıda insanlar-dan oluşan özelliğinin aşılarak ve daha bü-yük kitlelerin katılımını sağlayan bir biçime dönüşerek gerçekleşmiştir.

    “Korsan eylem taktikleri”nin dönüştüğü yeni biçim, 1990’lardan günümüze kadar meydanlarda kutlanmasına izin verilmeyen tüm 1 Mayıs’larda görülen “sokak taktikle-ri” olmuştur.

    1 Mayıs eylemlerinde en yaygın biçimde kullanılan bu yeni “sokak taktiği”, yasaklı meydanlara çıkmak amacıyla ara sokaklar-da bir araya gelen belli yoğunluktaki kitle-nin polis barikatlarını aşmaya çalışmalarıy-la başlayan, giderek polisle çatışmaya dö-nüşen ve polisin baskısı yoğunlaştığında ye-niden ara sokaklara dağılarak süren bir kit-lesel eylem biçimidir.

    “Korsan eylemler”de sınırlı sayıda insan-lar söz konusuyken, bu yeni “sokak taktiği”n-de olabildiğince çok sayıda insanın katılımı söz konusudur. Birincisinde, slogan atmak, “kuşlama” yoluyla bildiri dağıtmak ve olabi-lecek en kısa sürede ve hızla dağılmak ne-redeyse eylemin bütününü oluştururken,

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    11

    ikincisinde, kitlesel ölçükte katılım ve önce-den hazırlanmış pankartlar, flamalar, bay-raklar vb. söz konusudur. Ancak her ikisi de mevcut yasaların “izin” vermediği eylemler-dir ve eylemin gerçekleştiği meydanlara açı-lan ara sokaklarda örgütlenir. Bu yönüyle her iki “taktik”, birbirine benzer, ikincisi, bi-rincisinin daha geniş katılımla gerçekleşti-rilmesidir.

    1990’lardan günümüze kadar tüm 1 Ma-yıs’larda görülen bu yeni “sokak taktikleri”, önceden “izin” alınmaksızın gerçekleştirilen eyleme karşı uygulanan polis terörüne di-renmeyi, polislerle çatışmayı içerir. Bu yö-nüyle de yeni bir “sokak çatışması” tekniği ortaya çıkmıştır.

    Bu “sokak çatışmaları” tekniği, meydan-lara girilmesini engellemek amacıyla oluş-turulmuş polis barikatlarının “barışçıl biçim-de” zorlanması, meydanlara girilmeye çalı-şılmasıyla başlar. Ardından, “barışçıl” yollar-la polis barikatları aşılamadığı ya da polisin saldırıya geçtiği durumda, kitlenin, taş vb. araçlarla polisleri geriletmeye, geri püskürt-meye ve bu yolla maydanlara girmeye ça-lıştığı ikinci aşama gelir. Polislerin geriletile-mediği, polis saldırısının yoğunlaştığı (gaz bombaları, Toma’lar vb. araçlarla) durum-larda ve mevcut “direnme araçları” (taş vb.) azaldığında, kitle hızla ve düzenli biçimde ara sokaklara dağılır. “Göstericiler”in ara so-kaklara dağılması üzerine polis güçleri de bölünerek “göstericileri” ara sokaklarda “kovalamaya” devam eder. Bu da, meydan-lardaki polis güçlerinin sayısal olarak azal-ması, belli yerlerdeki polis barikatlarının da-ğılmasını getirir. Bu durumda “göstericiler”, polis gücünün göreceli olarak daha zayıf ol-duğu, gücünün bölündüğü, kendi barikatla-rını korumak yerine sokak aralarında “gös-terici” peşine düşerek dağılması karşısında, yeniden sokak aralarından çıkarak meydan-lara yönelirler. Böylece “çatışmalar”, bir kez daha sokak aralarından meydanlara taşın-mış olur. Ardından yeniden organize olan polis, bir kez daha sokak aralarından mey-danlara çıkan “göstericilere” saldırır, onları meydanlardan uzaklaştırmaya çalışır. Bu ikinci hamle karşısında “göstericiler” bir kez daha ara sokaklara dağılır ve polis de, bir kez daha ara sokaklara dağılan “göstericile-ri” tümüyle dağıtmak için ara sokaklara yö-nelir. Bir kez daha meydanlar boşalır, çatış-malar ara sokaklarda sürer. Ara sokaklara

    dağılmış olan “göstericiler”, bir kez daha polisin boşalttığı alana yönelir ve bir kez da-ha ara sokaklara dağılmış olan polisler mey-danlara geri döner...

    Böylece bu “sokak taktikleri”yle, “göste-ricilerin” kararlılığına bağlı olarak, aynı çev-rimin sürekli yinelendiği bir eylem süreci meydana getirir.

    Bu “sokak taktiği”, bugün nasıl karalan-maya çalışılırsa çalışılsın (vandalizm vs. tü-ründen “şiddet eylemi” olarak), başlangıç-ta olabilecek en geniş kitlenin katılımıyla “barışçıl” olarak başlar. Pankartlarla, flama-larla, bayraklarla, sloganlarla kitle “barışçıl” biçimde yürüyüşe geçer. Belli bir yere ge-lindiğinde polisin “yasal” uyarıları başlar, “dağılmaları” yönünde “uyarılır”. Dağılma-dıklarında (ki her zaman bu böyledir), gaz, su vb. araçlarla polis “müdahalesi” başlar. Polis “müdahalesi”ne karşı kitlenin tek sila-hı, taş ve pankart sopalarıdır. Taş ve sopala-rın etkin bir biçimde kullanılması karşısın-da polis çaresizliğe düşer, şiddetini daha fazla arttırır. Hemen her durumda artan po-lis şiddeti, polisin doğrudan silah kullanma-sı sonucunu doğurur. 1989 1 Mayıs’ında ya da 1995 Gazi Olayları’nda olduğu gibi, polis şiddeti (silah kullanması) ölümlere de yol açar.

    Bu olaylar ve bu “sokak taktikleri” yıllar boyu sürüp giderken, “sokak savaşçıları” da bu süreçten dersler çıkarır.

    İlk ve birinci ders, ne kadar kitlesel ve “barışçıl” olursa olsun, önceden “izin” veril-meyen kitle eylemleri benzer aşamalardan geçen bir polis müdahalesine maruz kalır. Eğer kitle, polis müdahalesine hazırlıklı de-ğilse ve bu müdahaleyi belli ölçülerde dur-durabilecek araçlara sahip değilse, polis müdahalesi kitlenin dağılmasıyla sonuçla-nır. Bu nedenle de, daha baştan polis mü-dahalesi ve polis şiddeti hesaba katılarak “hazırlık” yapılır. Gerekli “savaş araçları” (taş vb.) önceden “tedarik” edilir. Polis, ön-ce bu araçlarla püskürtülmeye ve etkisizleş-tirilmeye çalışılır. Bunda etkili olunmadığı, polis saldırısının ağırlaştığı durumda, yeni-den bir araya gelmek üzere ara sokaklara dağılınır.

    İkinci ders, “sokak çatışması”nın verildi-ği “arazi”nin iyi bilinmesidir. Hangi ara so-kağın nereye çıktığı, meydana giden ara so-kakların hangileri olduğu ne kadar iyi bili-nirse, bu çatışmalarda o kadar etkili olmak

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    12

    mümkündür.Bu yönleriyle, “sokak taktikleri”, önce-

    den hazırlığı yapılan bilinçli bir eylemdir. An-cak bu “sokak taktiği”, bir siyasal mücade-le biçimi, iktidarı ele geçirmeye yönelik bir “kitle taktiği” ya da “ayaklanma taktiği” de-ğildir. Onun sınırlı bir amacı vardır. Bu amaç da, belli günlerde, özellikle 1 Mayıs’larda meydanların kitlelere yasaklanmasını pro-testo etmek ve böyle bir yasak kararının “pahalı”ya patladığını “devlete” göstermek-tir. Bu yönüyle “olumlu” bir amaç gütmez. Yani belli bir siyasal hedefi yoktur ve belli bir yer ve zamanla sınırlıdır. Bu nedenle de, neredeyse yılın aynı günlerinde sürekli yine-lenen gelenekselleşmiş bir “durum” söz ko-nusudur.

    “Sokak taktikleri”nin üçüncü dersi, poli-sin “geleneksel” ya da “klasik” “müdahale araçları”nın kitlenin “geleneksel” direniş araçları (taş vb.) karşısında yetersiz ve etki-siz kaldığı koşullarda doğrudan “ateşli silah-lara” başvurmasıdır. İlk kez 8 Nisan 1976’da Ankara Kurtuluş Parkı’nda gerçekleşen bu durum Eşari Oran ve Burhan Barın’ın ölü-müne yol açarken, 1 Mayıs 1977’de tarihin en büyük ve en ağır katliamına yol açmış-tır. 12 Eylül sonrasındaki kitle gösterilerinde ilk silah 1 Mayıs 1989’da patlamıştır (Meh-met Akif Dalcı’nın öldürülmesi, ki bu olay Gezi Direnişi’nde Ankara’da Ethem Sarısü-lüğün öldürülmesiyle büyük benzerliğe sa-hiptir). Böylece polisin doğrudan “ateşli si-lah” kullanarak kitle hareketini dağıtmaya yönelik saldırısı “silahla kontrol altına alı-namayan kitle eylemleri”nin düzenin yasal sınırlarını aşmaya yöneldiğinde ortaya çıka-bilecek katliamlar sorununu ortaya çıkar-mıştır.

    Polisin doğrudan “ateşli silah” kullana-rak kitle eylemlerine saldırısı, bir yandan kit-le eylemlerinin silahla kontrol altına alınma-sı gerekliliğini ortaya çıkarırken, diğer yan-dan polis saldırısının bu boyutu gözönüne alınarak kitle hareketlerinin “yasal sınırlar içinde tutulması”nı amaçlayan pasifist ve teslimiyetçi eğilimleri doğurmuştur.

    Genellikle yasal sınırlar içinde başlayan “barışçıl kitle gösterileri”nin polis tarafından sözlü ve fiili olarak engellenmeye çalışıldığı anda başlayan ve genellikle taş vb. araçlar-la sürdürülen “çatışma” karşısında “gele-neksel toplumsal olaylara müdahale araç-ları”nın yetersiz kalması üzerine polisin

    “ateşli silah” kullanması, en azından kullan-ma olasılığının güçlü biçimde varolması “barışçıl kitle gösterisi”ni “düzenleyenler”in gösteriyi bitirme ve dağıtma çabalarına yol açar. Son zamanların “moda” hareketlerin-de olduğu gibi, bu gösteriyi bitirme ve da-ğıtma çabası, polisin “izin verdiği” bir yerde “basın açıklaması” yapılmasıyla sonuçlanır. Böylece sürekli “çatışma” potansiyeline sa-hip kitle gösterilerinin “basın açıklamaları”yla sonlandırıldığı kısır bir döngü ortaya çıkar.

    Sendikalar, konfederasyonlar vb. “de-mokratik kitle örgütleri”nin düzenlediği tüm gösteri ve yürüyüşlerde görülen bu durum, “barışçıllık” kisvesi altında haklı ve mazur gösterilmeye çalışılır. Gerçekte ise, polisle doğrudan çatışmaya giren kitlenin polisin “ateşli silah” kullanması karşısında “koru-masız ve savunmasız” olmasından kaynak-lanır. “Yasal” ve “barışçıl” kitle gösterilerinin siyasal içeriğinin belirsizliği, iktidarın ele ge-çirilmesine yönelik bir içeriğinin bulunma-ması, “korumasız ve savunmasız” kitlelerin korunması ve savunulmasına ilişkin bir dü-şüncenin ve çabanın ortaya çıkmasını en-geller. Doğal olarak, kitle gösterisi, “barışçıl” olarak başlar, kısmi ve sınırlı “çatışmalar”la sürer ve biter.

    Bu durum ve buna uygun düşünce ve davranış biçimleri Gezi Direnişi gibi uzun süren bir kitle hareketinde de egemen ol-muştur. Siyasal iktidarın “icazeti” altında iki hafta boyunca Taksim Meydanı’nda “özgür alan” oluşturan Gezi Direnişi, bu egemen düşünce ve davranış içinde siyasal içeriği olmayan bir kitle hareketiymişçesine sürdü-rülmüştür. Ancak (başta Ankara, İzmir, An-takya, Eskişehir olmak üzere) ülkenin diğer yerlerinde direnişin siyasal niteliği çok da-ha belirgin olmuştur. Bu da “güvenlik güç-leri”nin “yeni” taktikler geliştirmelerine yol açmıştır.

    Bu “yeni” taktik, polisle çatışan kitlenin “sokak taktikleri” çerçevesinde yeniden top-lanmak üzere ara sokaklara dağıldıklarında, buralarda milis görünümlü eli sopalı polis-lerin “cezalandırma timleri” olarak devreye sokulmasıdır.

    Bu “yeni” polis taktiğini, polis müdaha-lesinin “ateşli silah” kullanma evresinin ön aşaması olarak tanımlamak olanaklıdır. An-cak bu “cezalandırma” yönteminin asıl içe-riği, resmi polis güçlerinin (çevik kuvvet) dar sokak aralarına girerek hareketsiz kal-

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    1�

    masını önlemek, meydanlardaki gücünün bölünmesinin önüne geçmek ve “gösterici-ler”in yeniden toplanmak üzere ara sokak-lara dağılmasını önlemektir.

    Bu “yeni” polis taktiği, ilk bakışta, sivil polislerin, esnaftan devşirdikleri “yedek güç-ler”le ara sokaklara dağılan göstericileri “ce-zalandırmaları” gibi görünse de, temelde, “göstericilerin” ara sokakları bir “manevra alanı” olarak kullanmalarını engellemektir. Bu “taktik”le, ara sokaklar “güvensiz” alan-lar haline getirilmekte ve “göstericiler”in ara sokakları kullanmaları olanaksız hale geti-rilmektedir. Bu da, uzun yıllardır kullanılan “sokak taktikleri”nin kullanılamaz hale ge-tirilmesi demektir.

    Bu “yeni” polis taktiği, Gezi Direnişi’nin ilk günlerinde belirgin biçimde ortaya çık-mışsa da (“medya”ya yansıyan ilk olay İz-mir’deki “eli sopalı siviller” olmuştur), “di-renişin medyası” bu olayı görmezlikten gel-meyi yeğlemiş ve üstünü kapatmaya çalış-mıştır. “Taksim Dayanışma”sı adına yapılan açıklamalarda “twitter” üzerinden “desen-formasyon” yapıldığı, “bilgi kirliliği” ortaya çıktığı ileri sürülmüş ve bu tür “haberlere” “itibar edilmemesi” istenmiştir. Bu da “ye-ni” polis taktiğinin her yerde yaygın biçim-de kullanılmasına yol açmıştır. Ortalığın “sa-kinleşmesi”nden sonra açığa çıktığı gibi, bu pasifikasyon yöntemi ölümlere neden ol-muştur. Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi bunun en tipik örneğidir.

    Ancak “yeni” polis taktiği burada kalma-mıştır. “Akrep” adı verilen ve ara sokaklar-da kullanılabilir olan hafif zırhlı polis araçla-rı bu taktiğe eklenmiştir. Böylece “gösterici-ler” için “güvensiz” hale gelen ara sokaklar tenhalaşmış ve “Akrep polisleri” sokak ara-larında kalan ve sayıları birkaçı geçmeyen göstericileri kolayca yakalamaya başlamış-tır.

    Düne kadar “göstericiler”in güçlerini ye-niden birleştirmek üzere dağıttıkları, manev-ra yaptıkları ve Çevik Kuvvet için “güvensiz” olan ara sokaklar, bugün “eli sopalı” ve “Ak-repli” polis güçlerinin denetimine geçmiş-tir. Böylece “Akrep”lerin desteğindeki Çevik Kuvvet de daha küçük birimler halinde ara sokaklara girebilir hale gelmiştir. Diğer bir ifadeyle, düne kadar “göstericilerin” üstün-lüğünde olan ara sokaklar el değiştirmiştir. Ara sokaklar, artık “göstericiler” için daha “güvensiz” hale gelmiş ve manevra alanı

    olarak kullanılması zorlaşmıştır.Ama bu, polisin sağladığı psikolojik bir

    üstünlük durumudur. “Akrep”lerin ara so-kaklarda hızla hareket etmesi ve “Akrepli polisler”in ara sokaklarda silah çekmek du-rumunda kalması ortaya çıkan “yeni” duru-mun sadece psikolojik nitelikte olduğunu açıkça göstermektedir. Bu psikolojik üstün-lüğü sağlayan olay da, ara sokaklardaki “göstericiler”in “eli sopalılar” tarafından dö-vülerek öldürülmesidir.

    Polis güçlerinin ara sokaklardaki “yeni” egemenliği, Taksim, Kızılay gibi büyük mey-danların çevresiyle sınırlıdır. İstanbul ve Ankara’nın semtlerinde ya da Antakya’daki eylemlerde görüldüğü gibi, fazla düzenli ol-mayan dar ara sokaklar “göstericiler”in top-luca barikat kurdukları yerler haline dönüş-mektedir.

    Yine de bu yeni durum, ara sokakların, “göstericiler” tarafından güçlerini yeniden birleştirmek üzere dağıldıkları ve manevra yaptıkları yerler olmaktan uzaklaşmasını en-gellememektedir. “Barışçıl göstericiler” için “sokak taktikleri”nin yeniden işlevsel hale gelebilmesi için, herşeyden önce ara sokak-lardaki eski egemenliğin yeniden kazanıl-ması gerekir. Bunun en emin yolu da, ara sokakları kullanmaya yönelik geri çekilme-nin örgütlü gruplarla yapılmasından geç-mektedir. Bu yolla, ara sokaklarda egemen-lik kurmak için “direnme araçları” etkin bi-çimde kullanılabilecektir.

    Özcesi, gelecek süreçte “sokak taktikle-ri”, yenilenerek ve yeni biçimler ortaya çı-kartarak “barışçıl gösteri”lerin en temel çar-pışma ve direnme aracı olarak varlığını sür-düreceği kesindir. Bunun için, herşeyden önce polisin geliştirdiği “yeni” karşı-taktik-lerin yaratmış olduğu psikolojik üstünlüğün bertaraf edilmesi ve “direnme araçları”nın örgütlü gruplar tarafından sokak araların-da etkin bir biçimde kullanılması gerekmek-tedir. Burada belirleyici olan, kentin ve ara sokakların (gerilla savaşı terimiyle “arazi”nin) “göstericiler” tarafından çok iyi bilinir olma-sı ve bu yolla “elverişli arazi” haline getiril-mesidir.

    Burada unutulmaması gereken şey, tüm bu “sokak taktikleri”nin ve polisin karşı-tak-tiklerinin sadece polisin zor yoluyla engel-lediği kitle gösterilerine ve “protesto” eylem-lerine ilişkin olduğudur. Bu “sokak taktikle-ri”, hiçbir biçimde kitle ayaklanmasının (si-

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    1�

    lahlı) ya da “barikat savaşları”nın bir parça-sı değildir. Bu “sokak çarpışmaları”nın, gi-derek ve süreç içinde “kitle ayaklanması”na dönüşmesi beklenemez. Devletin resmi zor güçlerinin, hiçbir yasal sınırlama olmaksı-zın, kolayca ve yaygın biçimde “silah” kul-lanabildiği bizim gibi ülkelerde, en sıradan ve en “masum” kitle gösterilerinin bile zor-la engellendiği, kitlelerin en temel demok-ratik haklarının bile kullanılmadığı, kullanıl-masına “izin” verilmediği tartışmasız bir ol-gudur. “Sokak taktikleri” ve buna karşı po-lisin geliştirdiği kontra-sokak taktikleri, de-mokratik devrimin tamamlanmadığı, de-mokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmadı-

    ğı koşullarda ortaya çıkan “barışçıl” kitle gösterilerine ilişkindir. Bu kitle gösterilerinin “sokak taktikleri”, siyasal iktidarın ele geçi-rilmesine yönelik mücadelenin ikincil araç-larından birisidir. Bunu, devrimci mücade-lenin önemli ve hatta birincil araçlarından biri olarak görmek ya da göstermeye kalk-mak yapılabilecek en büyük hatalardan bi-risidir. Bu “sokak taktikleri”, sadece “geçici mevzileri” korumak için yürütülen mücade-lenin bir parçasıdır. Che’nin çok açık biçim-de ifade ettiği gibi, “küçük taktik sorunlar-da büyük stratejik hedefler görmek”, halk kitlelerinin “enerjisini boşa harcamak”tan başka bir işe yaramaz.

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    1�

    Siyasal duruşunun ve tutumunun “sol”da olduğunu söyleyen ya da kendisini “solda tanımlayan” ve hatta kendisini marksist, le-ninist ya da komünist olarak sıfatlayan her-kesin çok iyi bildiği gibi, oligarşinin 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte geniş ve yaygın bir depolitizasyon süreci yaşanmıştır.

    Depolitizasyon (“apolitikleşme”) süreci, emperyalizmin ve oligarşinin yoğun ideolo-jik saldırısı koşullarında “sol”da ideolojisiz-leşmeye yol açmıştır. Bu ideolojisizleşme-nin en tipik sonucu ise, bilimsel saptamala-rın, bilimsel teorilerin, daha tam deyişle, marksist-leninist teorinin küçümsenmesi, dışlanması ve işlevsiz kılınması olmuştur.

    Türkiye’deki sol hareket, özellikle 90’lı yıllardan itibaren, her türlü teorik değerlen-dirmeden ve teorik tartışmadan uzak dur-muştur. SİP-TKP’sinin “gururla” söylediği gi-bi, bu teoriksizleşme, teoriden kaçış “steri-lize” grupların oluşmasına yol açmıştır.

    Bu ideolojisizleşme ve teoriden kaçış sü-reci, kaçınılmaz olarak devrimci örgütleri ve yapıları da etkisi altına almıştır. Bunun so-nucu da, bol resimli, bol ajitasyonlu ve slo-ganlı haftalık yayın organları çıkarmak ol-muştur. Haftalık yayın organlarının yanında, çokluk iki aylık teorik (“kuramsal”) yazıla-rın yer aldığı dergiler yayınlanmışsa da, bu-ralarda ele alınan konular “popüler” konu-ların ötesine fazlaca geçmemiştir.

    2000’li yıllara gelindiğinde, iki aylık teo-rik yayınlar da anlamsızlaşmaya başlamış ve giderek “basıldığında çıkar” havasında bir görünüme bürünmüştür. Böylece “haf-talık” yayın organları, sol hareketin neredey-se “biricik” yayın organları olarak arzı en-

    Biraz “Teori”

    dam eylemiştir.Atılım gibi, “teori”yi “köşe yazarlığı” dü-

    zeyinde ele alan “haftalık” yayın organları yanında Yürüyüş gibi bol resimli, bol ajitas-yonlu ve bol sloganlı yayın organları solda-ki ideolojik, politik ve teorik düzeyi göster-miştir.

    Bu hava içinde ve bu ortamda marksist-leninist teoriyi, saptamaları, terminolojiyi özenle korumak her dönemkinden çok da-ha zorunlu ve zorlu olmuştur.

    Yıllar geçtikçe Türkiye devrimci hareke-tinde, genel olarak solda, eski ya da “yeni” teorik saptamalar neredeyse görünmez ol-dukça, teorisiz pratik, düşüncesiz eylem baş tacı edilmiştir. Asıl olan “eylem”dir! Neden ve nasıl yapıldığına bakılmaksızın sadece “eylem” öne geçmiştir. Bu “eylem”ler de, her zaman “eylem”e katılanların niceliğiyle, pankartların boyutuyla ve “temsili savaşçı-lar”ın geçit töreniyle hesaplanan bir “göste-ri” halini almıştır.

    Kültür merkezleri, müzik grupları, “atöl-ye çalışmaları” vb. bu teorisiz pratiğin, dü-şüncesiz eylemin “entelektüel” şemsiyesi olurken, bol resimli, bol ajitasyonlu ve bol sloganlı haftalık yayın organları yeni devrim-ci kuşağın teorik “gıda”sını aldığı tek kay-nak haline gelmiştir.

    Elbette içinde yaşanılan bu süreçte ken-dinden menkul “teorisyenler” ortaya çıkmış ve değişik yayın organlarında teori “yapıl-mış”tır. Ancak bunlar da legalizmin, legal-leşmenin bir parçası olmaktan öteye geç-memiştir.

    İşte bu ortamda ve bu “hava” içinde Tür-kiye devrimci mücadelesinin teoriksizleş-

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    1�

    mesi derinleşmiş ve teori, daha tam ifadey-le, devrim teorisi bir yana bırakılmıştır. Ne-redeyse hiçbir “teori”ye sahip olmayan ör-gütler legal alanlarda köşe tutar hale gelmiş-tir.

    Tam teorisizliğe alışılmışken, devrim te-orisi, devrim stratejisi, devrim anlayışı ol-maksızın “devrim yapma”ya soyunulmuş-ken ve bunlardan “umut” kesilmişken, bir-den Yürüyüş haftalık dergi “teori” yapmaya soyunmuştur.

    Yürüyüş çevresinin “resmi ve merkezi” yayın organı olan, “yazıldığında ve basıldı-ğında” çıkan “Devrimci Sol” dergisi1 bile te-orik değerlendirmelerden uzak kalmayı “ba-şarmışken”, Yürüyüş haftalık derginin “teo-rik” değerlendirmelere girişmesi şüphesiz sevindirici olmuştur.

    Yürüyüş haftalık derginin 382. sayısında başlayan ve süregiden “yazı dizisi” böyle bir yeni gelişmenin ürünü olarak görünse de, baştan itibaren teoriksizleşmenin ne boyut-lara ulaştığını göstermesi açısından örnek niteliktedir.

    Gezi Direnişi’nden alınma bir sözü baş-lık yapan (“Bu daha başlangıç”) bu “yazı di-zisi”, başında, “ayaklanmanın [Gezi “ayak-lanması” kastediliyor -KC] küçük burjuvazi-de, reformizmde, oportünizmde, Kürt milli-yetçilerinde yarattığı çarpık algıları, Cephe’-nin [DHKC’nin -KC] doğru devrim anlayışı-nı, savaş stratejisini, taktiklerini ve mücade-le anlayışını özetleyerek göstermeye çalışa-cağız.”2 denilerek gerekçelendirilmiştir.

    “Yazı dizisi”nin 382. ve 383. sayılarda ya-yınlanan ilk iki bölümünde “genel teorik” sözler edildikten sonra, 384. sayıda yayınla-nan üçüncü bölümünde “devrim anlayışı”na, “savaş stratejisi”ne, “taktikler”e ve nihaye-tinde “mücadele anlayışı”na değinilmiştir.

    Gezi Direnişi sonrasında Yürüyüş hafta-lık derginin “teorik” bir yazıya gereksinme duyduğu öylesine açıktır ki, üçüncü bölüm-de ortaya konan “teori”nin ilk alt başlığı

    “Halkın Öfkesinin İktidara Yönelmemesinin, Dönüşmemesinin Nedeni Suni Dengedir” ol-muştur.

    Bu başlık altında şunlar yazılıdır:“Suni denge özünde bizim gibi

    yeni sömürge ülkelerdeki sürekli mil-li kriz esprisiyle birlikte, emekçi kit-lelerin içinde bulunduğu pasif tutu-mu ifade eder. Bir yandan sürekli olarak yaşanan kriz, diğer yandan bu krizin varlığına rağmen kitlelerin tep-kisini ortaya koyamama durumudur. Halk kitleleri ile oligarşi arasında var olan suni bir ilişkidir. Geniş halk yı-ğınlarının tepkilerinin yumuşatılması, suni olarak kontrol altına alınabilme-sidir.”3 *

    “Yazı dizisi”nin bir önceki bölümünde ise şunlar yazılıdır:

    “Yeni-sömürge ülkelerde devrim-ci durum olduğu halde, sınıf müca-delesi silahlı biçime dönüşmeyebili-yor. Bunun nedeni halk ile oligarşi arasındaki suni dengedir.”4

    “Oligarşinin baskı ve terörü karşı-sında, halk kitlelerinin bilinçli eylem-lere yönelememelerinin sebebi suni dengedir. Yani halk kitlelerinin, tep-kilerini göstermelerinin maddi koşul-ları olmasına rağmen, tepkilerini di-le getirmemeleri, suskunlukları, baş-ka bir deyişle memnuniyetsizlikleri-nin sosyal alana yansımamasının se-bebi suni dengedir.”5 (abç) **

    1 İlk sayısı Mart 1980’de çıkan “Devrimci Sol” der-gisinin, Eylül 1980 tarihine kadar dört sayı çıkmış ve 5. sayısı Mart 1993’de yayınlanmıştır. 6. sayısı Haziran 1993’te ve 7. sayısı, iki yıl sonra, Aralık 1995’te yayın-lanmıştır. 1996 yılında iki sayı, 1998 ve 1999 yılında üç sayı çıkmıştır. 15. sayısı Temmuz 2000’de çıkan “Dev-rimci Sol” dergisinin 2002-2004 arasında dört sayısı çıkmış ve 2009 yılına kadar beş yıl “tatil” edilmiştir. 22. sayısı Mayıs 2010’da ve 23. sayısı (son sayı) Mayıs 2012’de çıkmıştır.

    2 Yürüyüş, Sayı: 382, s. 38, 15 Eylül 2013.

    3 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 25, 29 Eylül 2013.4 Yürüyüş, Sayı: 383, s. 31, 22 Eylül 2013.5 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 25.* “Devrimci Sol” dergisinin (DS hareketinin mer-

    kez yayın organı) 2. sayısında (Mayıs 1980) şöyle ya-zılıdır: “Suni denge, sürekli milli krizin olduğu bir ül-kede, halk kitleleri ile oligarşi arasında varolan suni bir ilişkidir, geniş halk yığınlarının tepkilerinin yumu-şatılması, suni olarak kontrol altına alınabilmesidir.” Görüldüğü gibi, Yürüyüş’ün “yazı dizisi”, “teorisizlik” ortamının getirmiş olduğu bazı “küçük” eklemeler dı-şında bir ve aynıdır.

    ** “Devrimci Sol” dergisinde şunlar yazılıdır:“Bu koşullarda, halk kitlerinin, oligarşinin baskı

    ve terörü karşısında, bilinçli eylemlerini ortaya koya-mamalarını ne ile adlandıracağız? Devrimci durumun varlığını sürdürdüğü koşullarda, halk kitlelerinin (oli-garşinin sözcülerinin deyişiyle) “sosyal patlamalara” gitmemesi nedir? İşte suni denge budur. Yani, aslın-da halk kitlelerinin bilinçli tepkilerini gösterebilecek-leri maddi koşullar varken, bu durumun sosyal alana yansımamasıdır. Bu durum, irademizin dışında bir ol-gu olduğu için bu dengeye suni diyoruz.”

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    1�

    Biraz Mahir Çayan yoldaşın yazılarını okumuş herkesin kolayca anımsayacağı gi-bi, “suni denge” saptaması THKP-C’nin dev-rim teorisinin temel taşlarından birisidir. Do-layısıyla kendilerini THKP-C’nin “mirasçısı” olarak gören Yürüyüş haftalık derginin “te-orik” açıklamalarında ilk sırayı alması şaşır-tıcı değildir. Ama...

    Evet, ama, Mahir Çayan yoldaşın “suni denge” saptaması hiç de “yazı dizisi”nde söylendiği gibi değildir. Üstelik suni denge, “halkın öfkesi”yle kısmen ve dolaylı olarak ilintiliyse de, “sınıf mücadelesinin silahlı bi-çime dönüşmeyebilmesi”yle ilintili değildir.

    DHKP-C’nin değil, THKP-C’nin devrim stratejisinin, yani Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’nin temel unsuru olan suni denge Kesintisiz Devrim II-III’te şöyle ifade edilmiş-tir:

    “... geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (fe-odal döneme kıyasla) halk kitleleri-nin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuş-tur.” (abç)

    “Artık geri-bıraktırılmış ülkelerde-ki oligarşik devlet aygıtı, mevcut üre-tim ilişkilerini –buna ülkedeki kapita-lizm iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri demek yanlış olmayacaktır– uzun bir süre koruyabilecek seviyeye gelmiş, bu ül-kelerdeki halk kitlelerinin özellikle geniş emekçi yığınlarının tepkileri pa-sifize edilerek, bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur. (Bu durum, pasifizmin, revizyonizmin bu ülkelerdeki maddi dayanağını teş-kil etmektedir.)” (abç)

    Ve yine Kesintisiz Devrim II-III’te, ülke-mizin “tarihi-sosyal-politik ve psikolojik et-kenlerin yanında”, “ülkemizin ekonomik bünyesinin ve de küçük-burjuvazinin politik ve ekonomik örgütlenmesinin oluşturduğu özellikler”in “kitlelerin spontane patlamala-rını pasifize etmede temel rolü oynadığı” belirtilir.

    Yürüyüş haftalık derginin “suni denge”ye ilişkin “teorik” söylemi ile Kesintisiz Devrim II-III’te ortaya konan suni denge saptaması sadece yüzeysel olarak ve “anıştırma” yo-luyla “benzeş”tir.

    Herşeyden önce, suni denge, Yürüyüş haftalık derginin “teorik” söyleminde ifade

    edildiği gibi, sınıf mücadelesinin “silahlı bi-çime” dönüşmesiyle doğrudan bağlantılı de-ğildir. Şüphesiz suni denge ile tam anlamıy-la olgunlaşmış olmasa da varolan milli kriz arasında bir bağlantı vardır.

    Lenin’in milli kriz tanımında ifadesini bulduğu gibi, “alttakilerin eskisi gibi yönetil-mek istemediği” ve “üsttekilerin eskisi gibi yönetemediği”, “ezilen sınıfların yoksulluk ve sıkıntısının, her zamankinden çok kötü-leştiği” koşullarda ve bu nedenlerin sonucu olarak “‘barış zamanı’nda soyulmalarına şi-kayet etmeden izin veren, ama çalkantılı dö-nemlerde, hem bunalımın koşulları tarafın-dan, hem de ‘üstteki sınıflar’ın kendileri ta-rafından bağımsız tarihsel eyleme itilen kit-lelerin faaliyetinde oldukça büyük artış”la birlikte milli kriz ortaya çıkar, devrimci du-rum meydana gelir. Devrimci durumun var-lığı da (devrim aşaması), silahlı eylem yön-temlerinin kullanılmasının koşullarını yara-tır.

    Mahir Çayan yoldaş, ülkemizde (ve tüm geri-bıraktırılmış ülkelerde) tam anlamıyla olgunlaşmış olmasa da milli krizin var oldu-ğunu saptayarak silahlı mücadelenin nesnel koşullarının varolduğunu ortaya koyar.

    Bu saptama karşısında, yani ülkemizde milli krizin (tam anlamıyla olgunlaşmamış olsa da) var olduğu, dolayısıyla silahlı mü-cadelenin nesnel koşullarının bulunduğu saptaması karşısında revizyonist ve oportü-nistler “itiraz” etmişlerdir. Onların “itirazı”, Lenin’in “klasik” milli kriz tanımına uygun koşulların olmamasıdır. Bunun “kanıtı” ise, Lenin’in belirttiği gibi, “kitlelerin faaliyetin-de oldukça büyük artış”ın olmamasıdır.

    İşte suni denge saptaması, böylesi bir “itiraz”ın sunduğu “kanıt” karşısında ülke-mizdeki durumu açıklayan bir saptamadır. Bu saptamanın en belirgin özelliği, milli kriz koşullarında halkın mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açığa vu-rulmaması, eyleme dönüşmemesi olgusu-dur. Bu açıdan, suni denge, bir olgudur, kit-lelerin tepkilerinin açığa vurulmamasının ve vurulamamasının nedeni değil, sonucudur.

    Bütün bunlar, gerek Kesintisiz Devrim II-III’te, gerekse THKP-C yazınında yeterince ve ayrıntılı olarak ortaya konulmuştur. Buna rağmen suni dengeyi (ve diğer şeyleri) “te-orik” olarak ifade edebilmek için “özgün” olmaya çalışmak, bu “özgünlük” içinde ol-madık sözcükleri ve kavramları “teori”nin

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    1�

    içine katmak yüzeyselliğe yol açmaktadır.İşte Türkiye solunun son otuz yıldaki ide-

    olojisizliğinin ve teoriden kaçışının son ör-neği bu “özgün” olma çabasında kendisini dışa vurmaktadır.

    Yürüyüş haftalık derginin “teorik” yazı di-zisi bunla sınırlı değildir. Başta ifade ettikle-ri gibi, suni dengeden sonra sıra “strateji”ye gelir.

    “Ülkemizdeki halk savaşı stratejisi Poli-tikleşmiş Askeri Savaş Stratejisidir” alt baş-lığı altında silahlı mücadele konusuna giri-lir.

    “Halkın silahlı savaşı, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin ön-cülüğünde, şehirde ve kırda silahlı propagandanın, gerilla savaşının ge-liştirilmesiyle, yaygınlaşıp güçlenerek gerilla ordusuna ulaşacak. Artan halk hareketleri ve yöresel ayaklanmalar-la birlikte Halk Ordusu’na dönüşecek ve en nihayet topyekün ayaklanmay-la oligarşik devlet yıkılarak Devrimci Halk İktidarı kurulacaktır.”6

    Evet, haftalık Yürüyüş dergisine göre “halkın silahlı savaşı... silahlı propaganda-nın, gerilla savaşının geliştirilmesiyle... geril-la ordusuna ulaşır”!

    Burada sapla saman karışmıştır.Gerilla savaşı, askeri bir savaştır, bir as-

    keri savaş biçimidir. Silahlı propaganda ise, Kesintisiz Devrim II-III’ten yaptıkları alıntıda ifade edildiği gibi, “askeri değil, politik mü-cadeledir”. Dahası “Ferdi değil, kitlevi mü-cadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak te-rörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır.”

    Buna rağmen, silahlı propaganda ile ge-rilla savaşının özdeşleştirilmesi, aynılaştırıl-ması basit bir “kalem sürçmesi” olmaktan öte, teorik yetersizliğin ve bilisizliğin bir ifa-desidir.

    Silahlı propaganda, “gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekle-ri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesi, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınması”dır. Yani gerilla savaşı, temel politik mücadele biçimi olan silahlı propagandanın eşdeğeri değil, aracıdır. Ge-rilla savaşını, daha incelmiş haliyle “silahlı eylemi” silahlı propagandayla özdeşleştir-

    mek, tüm revizyonistlerin ve oportünistlerin (özellikle Yürüyüş kesiminin tarihsel teme-li olan DY’nin) en tipik tutumudur. Teorisiz-leşme, Yürüyüş’ün “teori” yazımında böyle-si bir benzeşliğe yol açmıştır.

    Elbette dahası da var.Yürüyüş haftalık dergiye göre, silahlı pro-

    pagandanın, dolayısıyla onunla özdeşleştir-diği gerilla savaşının geliştirilmesiyle birlik-te “gerilla ordusu”na ulaşılacak ve ardından “halk hareketleri ve yöresel ayaklanmalarla birlikte” bu “gerilla ordusu” “Halk Ordusu”na dönüşecektir. Evet, ama yetmez. Halk ordu-sundan sonra sıra “topyekün ayaklanmaya” gelmektedir. Bu “topyekün ayaklanma” “ni-hai” evredir ve bu evrede “oligarşik devlet yıkılır”!

    Bilinebileceği ya da halk savaşı yazını ir-delendiğinde açıkça görüleceği gibi, halk savaşı, adı üzerinde askeri savaştır. Bu as-keri savaş, kırlardan şehirlerin fethedilme-sine yönelik bir çizgi izler. Çin ve Vietnam halk savaşlarında olduğu gibi, savaşın “ni-hai” aşaması, kırlarda oluşturulan ve geliş-tirilen halk ordusunun şehirleri ele geçirme-sidir. Bu çizgi ile “topyekün ayaklanma” bir-biriyle doğrudan ilinti içinde değildir.

    Bir ilinti, bir bağlantı vardır. Bu da, Ke-sintisiz Devrim II-III’te aktarılan Che Gue-vara’nın ünlü saptamasında yer alır.

    “ Küçük savaşçı çekirdeklerin başlattıkları mücadeleye, sürekli ola-rak yeni yeni güçler katılır; kitle ha-reketleri boy göstermeye başlar, eski düzen küçük küçük bin parçaya ay-rılır, ve işte tam bu anda işçi sınıfı ve kentli kitleler savaşın kaderini belir-ler.” (Che Guevara)

    Burada “işçi sınıfı ve kentli kitleler sava-şın kaderini belirler” ifadesinden Yürüyüş haftalık derginin çıkardığı sonuç “topyekün ayaklanma” olmuştur. Ne de olsa kentler-de, yapılsa yapılsa “ayaklanma” yapılır!

    Konu bu kadar basit değildir.Suni dengenin bozulması, yani halkın

    mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin açığa çıkması kaçınılmazdır. Kır-sal bölgelerde köylülüğün bu tepkilerinin açığa çıkması, açıktır ki, köylü kitlelerinin gerillaya katılmasına yol açar. Aynı durumun kentlerde kitle gösterilerine, yerel ayaklan-malara yol açabilme olasılığı vardır. Ancak kentlerdeki kitle ayaklanmasının “topye-kün”, yani “genel” bir ayaklanma halini al-6 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 25.

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    1�

    ması, bu kitlelerin bilinçli ve örgütlü olma-sıyla olanaklıdır. Bu da, böylesi bir ayaklan-manın merkezi bir örgüt tarafından örgütle-neceği anlamına gelir. Ortada bir halk sava-şı ve bunun temel askeri gücü olarak halk ordusu varken, kentlerde genel bir ayaklan-manın örgütlenip örgütlenmeyeceği doğru-dan halk ordusunun yönetimine ilişkin bir karara bağlı olacaktır. Aksi halde, kentlerde yoğunlaşmış ve askeri savaş koşullarına gö-re donatılmış ve mevzilenmiş emperyaliz-min ve oligarşinin askeri güçleri karşısında işçi sınıfı ve kentli kitleler çaresiz kalacak-tır.

    Halk savaşını, halk ordusunu bir yana bı-rakarak, “nihai” olarak “topyekün ayaklan-ma” ile oligarşik devletin yıkılacağından söz etmek, sadece bir yerlerden “duyulmuş” ba-zı sözleri yinelemekten başka bir şey değil-dir.

    Çin, Vietnam (1945 ayaklanması dışın-da) ve Küba devrimlerinde (ve halk savaş-larında) kentlerin ele geçirilmesi, kentlerde-ki bir “topyekün ayaklanma” ile gerçekleş-memiştir. Nikaragua’da Sandinist hareketi-nin “kent ayaklanması”, kırsal alanlarda ör-gütlenmiş bir halk ordusu tarafından örgüt-lenmemiş ve desteklenmemiştir. Bu yönüy-le kendine özgü bir yol izlemiştir. “Nihai” olarak kentlerdeki “topyekün ayaklanma” ile iktidarın ele geçirilmesi de bir “teori”dir, bir varsayımdır. Böyle bir “stratejik planla-ma” elbette yapılabilir. Ancak böyle bir plan-lamanın bir bütün olarak stratejik çizgi için-deki yeri ve bağlantılarının açık ve net bi-çimde ortaya konulması gerekir. Bunlar or-taya konulduğu ölçüde değerlendirilebilir ve tartışılabilir. Aksi halde, söylenen şey, yapı-lan “teori” sadece öznel bir akılyürütmeden başka bir şey olmayacaktır.

    Şu “saptama”ları yapabilenler açısından böylesi bir “stratejik planlama”dan söz et-mek elbette olanaksızdır:

    “Halk savaşının temel biçimi si-lahlı mücadeledir. Ancak silahlı mü-cadele mücadelenin tek biçimi de-ğildir. Silahlı mücadele dışındaki tüm mücadele biçimleri, silahlı halk sava-şını güçlendirici ve ona bağlı müca-delelerdir. Devrimci Parti, halkın gün-lük, ekonomik-demokratik mücade-lesine de öncülük ederken bu müca-dele ile nihai kurtuluşun sağlanama-yacağının propagandasını yapıp ikti-

    dar hedefini gösterir.”7

    Evet, “halk savaşının temel biçimi silah-lı mücadele”ymiş. Üstelik “tek biçim” değil-miş ve üstüne üstlük silahlı mücadele “dı-şındaki tüm mücadele biçimleri silahlı halk savaşını güçlendirici ve ona bağlı mücade-leler”miş!

    İşte bir kez daha ideolojisizleştirilmenin ve teoriksizleşmenin bir örneği.

    Halk savaşı, bir savaştır, askeri savaştır. Savaş, askeri savaş, açıktır ki, karşılıklı güç-lerin silahla mücadele ettikleri bir eylem di-zisidir. Bu anlamıyla halk savaşı, silahlı bir mücadeledir. Sanırız bunda tartışılacak bir nokta yoktur.

    Ama halk savaşının “temel biçimi”, için-de bulunulan evreye göre değişen değişik biçimlere sahiptir. İlk evrelerde gerilla sava-şı “temel biçim” iken, ikinci evrede “hare-ketli savaş” ve üçüncü evrede “düzenli or-du savaşı” (ya da “mevzi savaş”) “temel bi-çim” olarak ortaya çıkar. Her aşamada di-ğer biçimler (gerilla savaşı, hareketli savaş, düzenli ordu savaşı) temel biçime tabidir.

    Bütün bunlar, halk savaşına ilişkin yazı-nı biraz “karıştırmış” olan herkesin kolayca görebileceği şeylerdir. Ancak “silahlı müca-dele dışındaki tüm mücadele biçimleri” de-nildiğinde, akla ilk gelen politik (siyasal) ve ekonomik-demokratik mücadele biçimleri-dir. Zaten cümlenin devamında “halkın gün-lük, ekonomik-demokratik mücadelesi”nden söz edilerek bu ifade edilmiş olmaktadır. Buradan anlıyoruz ki, Yürüyüş haftalık der-ginin “teori”sine göre, politik ve ekonomik-demokratik mücadele biçimleri silahlı mü-cadeleye “tabi”dir.

    Bir kez daha sapla saman karışmıştır.Bir başka yerde şöyle yazılmıştır:

    “İdeolojik, ekonomik-demokratik mücadele politik mücadeleye tabi olarak yürütülür. Politik mücadele en genel anlamıyla temel mücadeledir. Ama emperyalizmin işgal biçimi ül-kenin ekonomik, siyasi, sosyal, psi-kolojik, kültürel özellikleri, kısaca mevcut toplumsal formasyon, politik mücadelenin bir biçimi olan silahlı propagandanın temel mücadele bi-çimi olarak ele alınmasını ve diğer ekonomik-demokratik mücadele bi-çimlerinin ona tabi kılınmasını ve

    7 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 27.

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    20

    onun tarafından belirlenmesini zo-runlu kılar.”8 (abç)

    Üstelik bütün bu karmaşa ve keşmekeş “yazı dizisi”nde de aktarılan Kesintisiz Dev-rim II-III’teki şu saptamayla yan yana dur-maktadır: “Silahlı propagandayı temel, öte-ki politik, ekonomik ve demokratik müca-dele biçimlerini, bu temel mücadele biçi-mine tabi olarak ele alan devrimci strateji-ye Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi de-nir.”

    Mahir Çayan yoldaşın kaleme aldığı THKP’nin 1 Nolu Bildirisi’nde şunlar yazılı-dır:

    “Politik mücadele, devrimci yayın-la yapılan politik propagandadan, po-litik nitelikteki kitle gösterilerinden, politik grevlere ve de gerilla savaşına kadar çeşitli biçimlerde cereyan eder.

    Gerilla savaşı, politik mücadele-nin en üst ve en etkili biçimidir.”

    Şimdi işin içinden çıkmak Yürüyüş haf-talık dergi için oldukça zorlaşmış olacaktır. Yine de bir kolaylık olsun diye Kesintisiz Devrim II-III’te ortaya konulmuş belirleme-yi anımsatalım:

    “Silahlı propaganda, kır ve şehir gerilla savaşı ile psikolojik ve yıprat-ma savaşını içerir.

    Temel mücadele biçiminin bu şe-kilde ele alınması, elbetteki öteki mücadele biçimlerinin ihmal edilme-si demek değildir. Silahlı propagan-dayı temel alan örgüt, öteki mücade-le biçimlerini de gücü oranında ele alır. Ancak öteki mücadele biçimleri talidir. Silahlı propaganda, temel mü-cadele biçimidir. Bu ekonomik ve demokratik kitle hareketlerine seyir-ci kalınması demek değildir. Örgüt, gücü oranında, ekonomik ve demok-ratik hak ve istemler etrafında kitle-leri örgütlemeye çalışır. Oligarşiye karşı her çeşit tepkiyi yönlendirmey-le uğraşır. Ancak başlangıçta asla her yere koşmaz, gücünü aşan silahla gü-ven altına alınamayan kitle hareket-lerinin içine girmez. Gücüyle orantılı olarak silahlı propagandanın dışın-daki, bilinçlendirme, siyasi eğitim, propaganda ve örgütlendirme işleri

    ile uğraşır. Klasik politik kitle mücadelesi ile

    silahlı propaganda birbirini izler ve birbirinin içinde, birbirine bağımlıdır-lar, her biri diğerini karşılıklı etkiler.

    Silahlı propagandanın dışındaki öteki politik, ekonomik, demokratik mücadele biçimleri silahlı propagan-daya tabidir ve silahlı propagandaya göre biçimlenirler. (Tali mücadele bi-çimleri temel mücadele biçimine gö-re şekillenir. Yani silahlı propaganda metodlarına göre şekillenir).

    İşte silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik ve demokra-tik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele biçimine tabi olarak ele alan devrimci stratejiye, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir. (Bu stra-tejinin örgütü de, ideolojik mücade-leyi bir polemik aracı olarak ele al-maz. İdeolojik mücadeleyi, kendi kadrolarının siyasi eğitimi olarak ele alır).” (abç)

    Mahir yoldaşın bu saptamaları: Birinci olarak, silahlı propagandanın “askeri” değil, politik bir mücadele biçimi olmasına; ikin-ci olarak, silahlı propaganda dışındaki “öte-ki”, “diğer” politik mücadele biçimlerinin (ve de ekonomik-demokratik mücadele bi-çimlerinin) varlığına dayanır. Bu iki temel-den hareketle, ülkemizin somut tarihsel ko-şullarında hangi mücadele biçiminin temel, hangisinin tali (ikincil, tamamlayıcı) müca-dele biçimi olacağını saptar.

    “Emperyalizmin işgali altında olan ülkelerde emperyalizm ve oligarşiye karşı mücadele nasıl yürütülecektir? Oligarşi ile halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri arasındaki suni denge hangi mücadele biçimi temel alına-rak bozulacaktır? Halkı devrim safla-rına çekmek için hangi mücadele metodunu temel olarak seçeceğiz? Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının temel aracı hangi mücadele biçimi olacaktır?” (abç)

    Kolayca anlaşılabileceği gibi, Mahir yol-daş, bir yandan politik mücadele ile ekono-mik-demokratik mücadelenin ilişkisini, di-ğer yandan değişik politik mücadele biçim-lerinin (silahlı propaganda ve klasik politik kitle mücadelesini) karşılıklı ilişkisini ele alır ve bunların temel-tali ilişkisi içinde strateji-8 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 25.

  • Eylül-Ekim 2013 KURTULUŞ CEPHESİ

    21

    de nereye oturduğunu belirler.Bu belirlemeleri yaparken, ayrıca, “kla-

    sik politik kitle mücadelesini”, diğer bir ifa-deyle, klasik “kitle çalışması”nı da değer-lendirir. Üstelik bu değerlendirmesini yaptı-ğı yerde dipnotta (7 nolu dipnot) bu “klasik politik kitle mücadelesi”nin “kitleleri bilinç-lendirme politikası”nı ayrıntılı olarak ortaya koyar.

    Yalın olarak “klasik politik kitle mücade-lesi”ni şöyle özetler:

    “Kitlelerin içine girerek, kitlelerin acil gereksinmeleri etrafında, kitlele-ri örgütleyip, eyleme sokma ve kitle-lere siyasi bilinç götürüp örgütleme, yani emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik hak ve istemleri etrafın-da kitleleri örgütleyip, siyasi hedefe yönlendirme.”

    İşte Mahir yoldaşın tali, temele tabi, ikin-cil mücadele biçimi olarak ele aldığı “kla-sik politik kitle mücadelesi” budur.

    Bütün bunlar, ayrıntılı olarak değerlendi-rilmiş ve planlanmış bir stratejik çizginin öz-lü ifadeleridir. Bu özlü ifadeler, bu stratejik çizgiyi (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) benimsemiş her örgütün özenle bilmesi, öğ-renmesi, geliştirmesi ve pratiğe doğru bi-çimde uygulaması gereken saptamaları içe-rir. Bunlar öylesine belirleyici saptamalardır ki, herhangi bir dönemde ya da koşulda, “merkezi periyodik yayın organı”nın (siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir ara-cı olarak) ve broşürlerin çıkartılıp çıkartıla-mayacağına kadar somut soruların yanıtlan-masını olanaklı kılar.

    Bütün bunlardan sonra haftalık Yürüyüş dergisinin “yazı dizisi”nde sıra “strateji”ye, yani “bir ülkede devrimci savaşı zafere ulaş-tırmanın ön koşulu”na9 gelir ve bir dizi söz söylenir. Şu “stratejik” saptama yapılır:

    “Ülkemizde halk savaşı, silahlı mücadeleyi temel alan bir öncü sa-vaşı aşamasını kapsar.”10

    Ardından “öncü savaşı, stratejik öneme sahip taktik bir mücadeledir”11 saptaması gelir. Ve öncü savaşı, “düzenli ordular aşa-masına kadar sürecek... taktik bir aşama” (ama “stratejik önemde” bir aşama) olarak tanımlanır.12

    Böylece 1978 yılında, Yürüyüş çevresinin henüz DS olarak ayrı bir yapılanmaya gitme-diği ve Devrimci Yol’un (DY) içinde yer aldı-ğı dönemde DY tarafından yapılmış olan saptamayla tarihsel bir “ilinti” kurulmuştur.

    O yıllarda, 1978 yılında, DY, ezile büzüle öncü savaşı konusundaki görüşlerini ortaya koymak zorunda kalmış ve şu görüşü orta-ya koymuştur:

    ““Halk Savaşı, öncü savaşı aşa-masından geçecektir: Öncü savaşı bir devrim stratejisi değil, bir taktik evredir”13 (abç)

    DY’nin öncü savaşını “taktik evre” ola-rak belirlemesi yoğun bir eleştiriyle karşı karşıya kalınca, bir sayı sonra “açıklık” ge-tirilmiştir:

    “Öncü savaşı devrim stratejisi de-ğildir. Devrim stratejisi, devrimin te-mel ve genel yolunu belirler. Ülke-mizde devrim uzun dönemli bir silah-lı savaş yolundan, ülkemize özgü bir halk savaşından geçerek zafere ula-şacaktır. Öncü savaşı, ülkemizde halk savaşının geçmek zorunda olduğu; halk savaşının ilk evresinde geçile-cek olan bir ‘ara aşama’ veya ‘taktik evre’dir. Emperyalizmin 3. bunalım dönemine has gelişmelerin bir sonu-cu olarak halk savaşının başlangıç aşaması proletarya partisinin örgütle-yip yürüteceği öncü-gerilla mücade-lesi ile karakterize olacaktır.”14

    DY’nin bu öncü savaşı anlayışı, hemen hemen olduğu gibi DS tarafından da benim-senmiştir. Yürüyüş haftalık derginin “yazı dizisi”nde bu durum bir kez daha yinelen-miştir.

    Bu anlayış, şüphesiz halk savaşının bir “devrim stratejisi” olarak tanımlanmasına dayanır. Dolayısıyla “bir devrim stratejisi” ol-mayan öncü savaşı da, bu bağlamda “tak-tik evre” ya da halk savaşının “ara aşama-sı” olarak tanımlanmak durumundadır.

    Butün bu “teori” üretme çabalarının te-melinde, Mao Zedung ve Giap tarafından ayrıntılı biçimde ortaya konulmuş olan halk savaşı stratejisi ile Politikleşmiş Askeri Sa-vaş Stratejisi’nin birbirine karıştırılması ya-tar.

    Bilinebileceği gibi, Politikleşmiş Askeri 9 Yürüyüş, Sayı: 384, s. 26.10 Yürüyüş, ags, s. 26.11 Yürüyüş, ags, s. 27.12 Yürüyüş, ags, s. 27.

    13 DY, Sayı: 17, Nisan 1978.14 DY, Bazı Teorik Sorunlar Üzerine, Sayı: 18, Ma-

    yıs 1978.

  • KURTULUŞ CEPHESİ Eylül-Ekim 2013

    22

    Savaş Stratejisi, emperyalizmin III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerinin somut tah-lilinden yola çıkılarak saptanmıştır. Bu bağ-lamda, emperyalizmin I. ve II. bunalım dö-neminin özelliklerine göre biçimlenmiş olan halk savaşı stratejisinden belli farklılıklar gösterir. Bu farklılığın en tipik olanı, suni denge ve öncü savaşıdır.

    Mahir yoldaşın belirttiği gibi, I. ve II. bu-nalım döneminde feodal ve yarı-feodal ül-kelerde, “Feodalizme karşı, feodal sopa ile sömürülen halkın, özellikle hemen hemen serf statüsünde olan köylülerin –çelişkiler çok keskin– spontane patlamalarını ve is-yanlarını” örgütleyerek halk savaşını başla-tırlar. Giap’ın ifade ettiği gibi, halk savaşı, “genellikle, bizden maddi olarak daha güç-lü olan bir düşman üzerinde mutlak siyasi üstünlüğü sağladığımız şartlarda verilir”15. Oysa öncü savaşı, mutlak siyasi üstünlüğü sağlamaya